Toprağın Ritmini Takip Etmek: Küçük Molaların Büyük Yankısı
Güneşin en sıcak olduğu zamanlar değil, aksine ilk ışıkların cama vurduğu o puslu anlar benim için en doğru zamanlardır. Eskişehir’in bu sabah sisi, sanki bütün dünyanın aceleci nefesini tutmuş gibi durur. Oysa benim dünyam, aceleye gelmez. Her şeyin kendine ait bir mevsimi vardır; tıpkı kilin çamurdan sırra ulaşana kadarki yolculuğu gibi.
Bu sabah da öyleydi. Tezgahımda, dün fırından yeni çıkmış, henüz soğumaya başlamış iki fincan çay vardı. Yanında da o gün üzerinde çalışacağım yeni bir parçanın ilk eskizleri. Hayatın bu iki ucunda, yani kili yoğurmakla demlenen bitki çayının buharında, aradığım o dingin uğultu var.
Bazılarımız sürekli hareket halinde olmanın gerektiğini düşünür. Her anı dolu dolu yaşamak, verimli kılmak gerekir derler. Ama ben bu telaşlı döngüye yabancıyım. Benim için yaşam, doluluktan çok seyirliktir. Bir nehrin aceleyle taşan sularını izlemek yerine, o derenin kıyısında oturup suyun sabırla yatağını bulmasını izlemek gibidir bu.
Duraklamak Bir Direnç Göstergesidir
Günlük ritüellerin bu denli sakin ilerlemesi, aslında bir tür direnç göstergesidir benim için. Dışarıdaki dünyanın "yapılmalı, bitirilmeli" baskısına karşı duruşum bu. Ben buna kendimi yeniden bulma süreci diyorum.
Örneğin, o sabah çayımı demlerken uğradığım küçük bir ritüel var. Kullandığım kuru nane, geleneksel olarak o bölge üreticisinden aldığım tohumlardan oluşuyor. Onları sıcak suya bıraktığımda çıkan o ilk kokuyu alıyorum; bu koku, benim için bir tür geri dönüş düğmesi gibi. O an bilinçli olarak bütün gerilimimi serbest bırakıyorum.
Bu sakinlik sadece çayla ilgili değil; süreçlerle de alakalı. Bir seramik parçası dönerken, ilk dönüşteki o titrek hareketler yaşanır. Kil direnir, şekil vermeye karşı koyar. Sabırlı bir el değmeden, o kusursuz formu alamaz. Hayatımız da böyledir. Önemli olan, zorlamak değil; doğru zamanda gelen ince ayarı yakalamaktır.
Küçük Alışkanlıkların Büyük İzleri
Bu denli yavaş ilerlemenin meyveleri ise sadece huzur değil, aynı zamanda ortaya çıkan derinliktir. Aceleyle üretilmiş bir şey, yüzeysellik taşır. Tıpkı öyle. Toprakla kurduğum bağ, aceleye gelmez; zamanın baskısıyla olgunlaşır.
Bu küçük molalar sayesinde fark ediyorum ki, o telaşla koşuşturduğumuz anlarda genellikle en değerli olanı gözden kaçırıyoruz: nefesimizi. Attığımız o bilinçsiz, hızlı nefesler yerine, çayın buharıyla birlikte derinleşen, ritmik soluklarımızı geri kazandığımızı fark ediyorum.
Bu dinginlik hali benim için bir lüks değil; varoluşsal bir gereklilik. Ocağın başında demlenen bu anlar, sadece bedenime değil, ruhumun da kendi ritmini bulmasına olanak tanıyor. Ve o ruhun dinginleştiği yerde, ellerimdeki kil gibi yeni bir şekil buluyor. Ya siz de bu aceleci dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak isterseniz, belki sadece bir fincan çay ve birkaç dakikalık sabır yeterlidir. Gözünüzü kapayın ve sadece o anın sıcaklığını hissedin.