Demlan Yaşamlar

Sabrın Demlemesi Gibi Bir Huzur

Ocağın başında geçirilen her anın bir ritüeli vardır. Tıpkı toprağa şekil veren çamurun direnci gibi, acele etmeyen bir dinginlik vardır bu süreçte. Benim için de yaşam, sabırla demlenen o en güzel bitki çayının tadını çıkarmaya benziyor. Her şeyin aceleye gelmediği, doğru zamanın kendi kendini bulduğu o eşik noktası... İşte huzur da böyle yakalanıyor.

Sonbaharın o hafif melankolik kasveti Eskişehir'e çökmeye başladığında, içimdeki o yoğunlaşma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu mevsimler, doğanın da büyük bir nefes alış verişini yaşıyor; renklerin yavaşça alçalması, seslerin daha derinleşmesi gerekiyor. Ve benim ritüelim bu dinginliğin ortasına kuruluyor: Bir kavanoz dolusu kuru ot, birkaç yaprak kurutulmuş adaçayı ve o eşsiz toprak kaplarım.

Toprağın Diliyle Sohbetler

Seramikle olan ilişkim benim için de böyledir. Toprağı yoğururken bile önce onunla konuşurum gibi hissederim. Kendi temposunu vardır, bazen direncidir, bazen de teslimiyetle yumuşar. Bitki çayı da bu iki ruhun buluşmasıdır sanki benimle.

Bir demlik dolusu kuru nane ile başlayıp, üzerine birkaç damla taze sıkılmış mıh olabilir. Isıyı ayarlamak, demlenme süresini hesaplamak... Bunlar benim için sadece fiziksel bir işlem değil; bunlar, zihnimdeki o gürültülü sesleri yavaşça susturan bir meditasyon. Aceleci şehir hayatının o yüksek frekanslı uğultusu, bu basit ritüelin sıcaklığıyla düşüyor.

Her demleme benzersizdir. Bazen o sabahın hafif telaşını taşıyan bir bitki karışımı olur; tazelik vaat eder. Bazen de gün batımının ağır, düşünceli tonlarını yansıtan, kökleri derinlere inmiş bir otlar bütünü. Her seferinde, o anın ruh halini yakalamaya çalışıyorum.

Beklemenin Sanatı

En çok bu bekleyiş kısmını seviyorum sanırım. Suyu kaynatmak, o ilk tınıyı duymak... sonra kağıt gibi açılan yaprakların sıcak suyla buluşması ve yavaşça renk vermeye başlaması. İşte o an, zamanın kumaşını elle tutulur bir dinginliğe dönüştürdüğünüz andır.

Bu süreçte, aceleyle yapılmış bir işlemin ortaya çıkaracağı o yüzeysel güzelliği değil; sabırla, malzemesinin potansiyeline güvenerek ortaya çıkacak o derinliği hedefliyorum. Tıpkı iyi bir sırrı olgunlaştırmak gibi. Bitki çayının gövdesi de böyledir; rengi, kokusu ve tadı katman katman kendini gösterir.

Bazen bir fincanın dibine çöken o hafif çamurlaşmış son kısımda bile bütün hikaye gizlidir. Hiçbir şey yokmuş gibi gelmeyen, aksine her şeyin burada olduğunu hatırlatan bir bütünlük.

Bu küçük ritüellerle, o büyük sürdürülebilirliği buluyorum. Büyük bir yaşam felsefesi kurmaya çalışmak yerine, her sabah ocağın başında bu basit dansı sahneye koyuyorum ve ruhum da benimle birlikte yavaşça derinleşiyor. Ve bu, her şeyin yerli yerinde olduğunun en güzel kanıtı sanırım.