Demlan Yaşamlar

Acele Etmemek Bir Sanat Formu Muydu Yoksa Pişmanlığın Tohumu mu?

Bu sonbahar öğleden sıraları, Eskişehir’in o nemli ve altın sarısı ışıklarıyla doluyor. Atölyenin camından dışarı baktığımda, düşen yaprakların ritmi, zihnimdeki o aceleci düşüncelere eşlik ediyor. Ne kadar sakin olmaya çalışsam da, bazen o dingin yüzeyin altında bile bir çalkalanma hissediyorum. Bu, benim kendi içsel dansımla ilgili bir muhasebe belki de.

Her şeyin bu kadarını beklemek… Oysa bazen, süreç buysa da bütün beklentim o sonuca odaklanmak oluyor. Sanki özenle yoğurduğum çamur, fırında beklerken o en mükemmel formu alacağını biliyorum da, benim gerilimim, o formun oluşma süresinde yaşıyor.

Geçmişte, belki de henüz bu yavaşlığın ritmini tam yakalayamadığım bir dönemdeydim. Seramiğe ilk adımımı atarken, her seferinde mükemmel ateşi yakalamaya takıntılıydım. İlk denemelerim, aceleciliğin ve sabırsızlığın vücut bulmuş haliydi. Oysa toprak, aceleye gelmez. Onunla konuşmak gerekir; onun nefes almasına izin vermek lazım.

Oysa Ben, Sadece Sonuçla Yüzleşmeye Çalışıyordum

Benzer bir baskı, bazen hayatın kendisiyle karşılaştığımda da ortaya çıkıyor. Bir üretici buluşmasına gittiğimde, ya da bir çay demleme ritüelini uygularken bile bu yanılgıyı taşıdığımı fark ediyorum. Bir şeyin "tamamlanmış" haline ulaşması gereken o kısa zaman dilimini, benim daha hızlı geçmesini beklediğim bir sınama süresi gibi görüyorum.

Bu, büyük bir yanılgıydı. Sanki doğanın kendi zaman çizelgesi benim belirlediğim o küçük, insan hızına uymak zorunda gibi geliyordu. Oysa doğa vardır ya, kendi kusursuz temposuyla yürür ve bizim onu "hızlıca anlayıp geçmemizi" beklemez.

Bir şeyin potansiyelini gördüğünüzde, onu hemen somut bir şeye dönüştürme telaşıyla yaklaşmak… Bu, o potansiyele saygısızlık oluyor.

Bu farkındalıkla geliyorum buraya. Seramiğin çamurundan fırının ateşine, bir melodinin taslaktan kusursuza ulaşmasına kadar her aşamada bu durumu yaşadım. O ilk çatlaklar, o yarım kalmış yüzeyler, benim yetiştirmeye çalıştığım aceleciliğimin izleriydi.

Dinleme Sanatı: Sürece Ait Olmak

Şimdi daha çok, o beklemek eylemine odaklanıyorum. Beklemek, boş durmak demek değil; aksine, her şeyi dinlemek, hissedebilmek demektir. Toprağın ağırlığını hissetmek, çayın demlenirken çıkardığı o derin kokunun katmanlarını çözmek gibi.

Artık acele etmemenin, bir kayıp değil de kazanç olduğunu anlıyorum. O birkaç dakikalık ek süre, o beklenen sükûnet; malzemelerin birbirine teslim olduğu en değerli andır. Sanki zaman, acele eden bizden yana değil de, sabırlı olanın ruhunun ritmine ayak uyduruyor.

Ve biliyor musunuz, bu dinginlik geldiğinde, çıkan her eser ya da içilen her çay, yalnızca olmuş değil, aynı zamanda derinlemesine yaşanmış oluyor. Bu da her şeyin kendi kusursuz zamanında ortaya çıkışının en güzel ispatı sanırım.